yazarlar makaleler
“Tarihimizde Hiç Olmadığı Kadar Anayasaya İhtiyacımız Var”
16.10.2023

Biz bu topraklarda güven üretemiyoruz, bizim gibi olmayanların da en az bizim kadar değerli olduğunu düşünmüyoruz ve güvensizlik duygusu bireysel, toplumsal ve siyasal tüm kararlarımızı biçimlendiriyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. “Kürt, Türk, inanan ya da inanmayan en az benim kadar değerli” duygusunu yeşertemezsek sembolik şiddet fiili şiddete dönüşür. Asgari ortak paydaları tespit edip işletemezsek çözülme başlar. İşte bu yüzden yeni bir anayasa tarihimizde olmadığı kadar büyük bir ihtiyaç.

Mülakat: Cihat Arpacık

Türkiye’de yine “yeni anayasa” tartışmaları başladı. Yeni anayasa için “Türkiye yüzyılı hedefinin unsurlarından biri” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “ülkeyi, yeni, sivil, demokratik, özgürlükçü ve kuşatıcı bir anayasaya kavuşturma hedeflerinden vazgeçmediğini” söyledi. Peki yapılmak istenen yeni anayasa teoride hangi ilkeler üzerinde yükselmeli, Türkiye’de yaşayanlara ne hissettirmeli. Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Osman Can ile konuştuk.

TÜRKİYE’NİN ANAYASAL DÜZENİ, 19’UNCU YÜZYIL TASAVVURUNA GÖRE OLUŞTURULDU

Bir ülke neden bir anayasa yapar?

Bir ülke ulusal birliğinin hukuksal ifadesini sağlamak için bir anayasa yapar. Büyük bir toplumsal yarılma vardır ve bunu aşmak için yapar. Dolayısıyla yeniden köprüler inşa edebilmek için, ortak asgari paydaları belirlemek ve buna göre bir devlet teşkilatlanması oluşturmak için yapar. Bu açılardan bakıldığında Türkiye’nin bir anayasaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.

Türkiye’de toplumsal yapıda ciddi çözülme var. Türkiye ulus olma karakterini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Bir ulusun varlığını gönüllülük üzerinden bazı temel paydalar mümkün kılar. Bunlar hukuka ve kurumlara olan inançtır; hukukla arasında, kendi farklılıklarını reddetmeksizin kurabileceği aidiyet ilişkisidir. Düşmanlaştırmanın olmamasıdır. İktidarın sınırlandırılması, bunların arasındaki en önemli hususlardan biridir. Bunların yokluğu Türkiye’nin yeni bir anayasaya olan ihtiyacının açık ve acı göstergesidir.

Anayasa ihtiyacı aslında Türkiye’nin beka meselesidir. Uluslararası düzende çok şey değişti, Türkiye’nin anayasal düzeni, 19’uncu yüzyıldaki anayasal tasavvurlara göre oluşturulmuştur. 21’inci yüzyıl şartlarında bir ülkede yeni bir anayasa tartışması yapıyorsak, bu yüzyılın şartlarına göre bir okuma yapmamız gerekiyor. Bu anlamda bir anayasa ihtiyacı var ama siyasetin tartıştığı anlamda bir anayasaya çok da ihtiyacımız var gibi görünmüyor.

Yeni anayasaya topumun değil de çeşitli grupların, güç odaklarının ihtiyacı da olabilir. Bu bağlamda konuştuğumuz anayasa, demokratik bir anayasa değil mevcut bir iktidarın meşruiyet belgesi, ona meşruiyet kılıfı sağlayan bir metin olabilir. Bu durumda AKP’nin kendine göre bir anayasa tercihi olabilir. MHP’nin de var, HDP’nin de var. Her toplumsal kesimin farklı tasavvurları var. O açıdan bakıldığında anayasa; gücünü ötekine kabul ettiren, ötekinin kafasını kıran, susturan, ötekiler üzerinde hâkimiyeti tesisi sağlamaya matuf da yapılabilir. Umarım yeni anayasa tartışmalarının temelinde bu güdü yoktur ve demokratik bir anayasa mümkün olur.

Toplumun gerçekten bu yönde bir talebi var mı?

Bu, toplumu nasıl okuduğumuza bağlı. Anayasayı anayasa hukukçularının anladığı şekliyle veya bir hukuki metin yazalım bir kenara koyalım, mümkün olduğunca da uyalım şeklinde anladığımız durumda, bunun toplumdaki karşılığı herhalde yüzde 10-15 olur. Ama adına anayasa denmese bile devletin rasyonelleştirilmesi, güvenlik ihtiyacının karşılanması, özgürlüklerin güvence altına alınması, devletin rasyonel taleplere cevap veren bir mekanizmaya dönüştürülmesi, yerelden başlayarak merkeze kadar iktidarı kullananların hesap verebilmesi ve halkla yakın temas içinde olunması gibi parametreler üzerinden sorgulama yaptığımızda, anayasal düzen ihtiyacının toplumun geneline hâkim bir ihtiyaç olarak tespit edilebileceğini söyleyebilirim. Örneğin “Federasyon olalım mı” diye sorsanız başka, “Hayatınızı etkileyen kararları veren kurumların sizin iradeniz tarafından belirlenmesini ve karar mercilerinin size yakın ve sizin denetiminizde olmasını ister misiniz?” diye sorarsanız başka bir cevap alırsınız. Bu nasıl sorduğunuza bağlı.

İdeal manada her kesimin mutlu hissedebileceği bir anayasa mümkün mü?

Mutluluk sadece anayasa ile bağlantılı değil. Bir anayasa ile dışlanmaksızın aidiyet ilişkisi kurabilirsiniz. “Devlet beni düşmanlaştırmıyor”, “Devletin politik tercihleri ve idari teşkilatlanma biçimi benim gibileri dışarıda bırakmıyor”, “Bu anayasal düzen içinde ben özgürlüğümü yaşayabilir, güvende hissedebilirim” dedirtebilmesi önemli. Anayasayı bütün renkleri içeren bir metin olarak değerlendirirsek, bu, anayasa olmaktan çıkar. Anayasa asgari müşterekler üzerine kurulur. Yurttaşların rasyonel hak ve hürriyetlerine saygı duyan, onu kabul eden, ama buna yönelik bir tehdit ortaya çıktığında koruma mekanizmasını çalıştıran bir anayasa yapmak elbette mümkün. 2010 yılında başlayan anayasa sürecinde bütün talepler dile geldi. Bu taleplerin bir kısmı ilk bakışta doğrudan anayasa ile ilgili görünmese de anayasal bir anlamlandırma ve analize tabi tutulduğunda aslında anayasal olduğunu söyleyebildik. Bu şekilde bize ait bir toplum sözleşmesinin çerçevesi belirlendi ama siyaset kurumu o anayasayı yapmak yerine başka bir yol tercih etti. Alışageldik iktidar diline geri döndü. Çünkü bu konforlu bir şey. Bildiğiniz ezberler üzerinden konuştuğunuz zaman bir şeylerin yapılmasına engel olmuş olur, ama kendinizi her zaman haklı görürsünüz. Türkiye’de siyasetçiler bu yolu tercih ettiler. Siyaset kurumu sorunu nihai bir şekilde çözme yerine alışkın olduğu mazeret, mağduriyet ve şikâyet örgüsüne döndü. Anayasa konusu rafa kalktı.

DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ MADDELER ASLINDA DEĞİŞTİ

Tartışmanın ekseni zaman zaman değiştirilmesi teklif edilemeyen maddelere kayıyor ama zaman dediğimiz şey de değişken. Egemenliğin “kayıtsız şartsız” millete ait olduğu demokrasilerde bir yasa koyucu asla değiştirilemez bir madde koyabilir mi? Bu kimilerince egemenlik hakkının ihlali olarak da değerlendiriliyor. İlk üç madde bağlamındaki tartışmalar aşılabilir mi?

İlk üç madde tartışmasını, asıl tartışmayı gölgede bırakan ama sanki önemli bir meseleyi tartışıyormuşuz algısı oluşturan bir manivela ya da bir maymuncuk gibi görüyorum. Türkiye’nin temel meselesi ilk üç madde falan değil, önemli ama temel mesele değil. Onun lafzını değiştirdiğimiz zaman dünyayı değiştirmiş olmuyoruz. Ve aslında o ilk üç madde değişti. “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir” sözü ikinci maddenin en kritik ifadelerinden biridir. Hukuk devleti olmanın asgari şartları vardır. Yargı bağımsızlığından erkler ayrılığına, parlamentonun yürütme karşısından etkili olmasına kadar… 2017 değişikliği ile hukuk devleti aslında tasfiye edildi. Getirilen düzenlemeler demokrasiye, insan haklarına ve hukuk devleti ilkelerine aykırı, onların anlam ve amacını ortadan kaldıran düzenlemelerdi. Ama ikinci madde anayasadaki yerinde “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şekliyle hâlâ duruyor. Onu artık değiştirseniz ne olur, değiştirmeseniz ne olur. Laiklik ilkesi ile ilgili tehlikeli bir noktaya gidiyoruz. Laiklik Türkiye’de problemli, rijit, ideolojik bir içerikte uygulandı ve bu durum hak ihlallerine yol açtı, tartışmasız; ama laiklik farklı dünya görüşüne, inanç örgüsüne sahip insanların bir arada ve eşdeğerli olarak yaşamasının temel güvencesi ve fiiliyatta ciddi bir erozyona uğruyor. Demokrasi ilkesinin de aynı şekilde ciddi bir erozyona uğradığını görüyoruz. Mesela parti içi demokrasiyi iyi inşa etmezseniz demokrasiyi zaten inşa edemezsiniz. Parti içi demokrasi yoksa ülkeyi demokratik olarak yönetemezsiniz. Bir müddet öyle yönettiğinizi düşünürsünüz ama ertesi gün “demokratik olarak yönetmeyeceğim” dediğiniz zaman bütün imkânlar sizin elinizde olduğu için buna engel olacak hiçbir şey kalmaz. Parti içi demokrasi yoksa, demokrasi ilkesinin değiştirilemezliği sadece bir temenni olur.

Bunun ötesinde, benim için önemli parametre insan haklarıdır. İnsan haklarıyla ilgili benim konuşmama çok gerek yok, Türkiye’nin de üyesi olduğu uluslararası kuruluşların tespitleri var. Bunları bir arada değerlendirdiğimizde ilk üç madde tartışması benim ilgi alanımdan çıkmaya başlıyor doğrusu.

Peki teknik olarak nasıl çözülebilir bu mesele?

Bir ülke yeni tarihsel bir başlangıç yapmaya karar verirse ve sıfırdan bir anayasa inşa sürecine girerse eski anayasanın değiştirilemez hükümlerinin hukuki bir bağlayıcılığı olmaz. İsteseniz de olmaz. Çünkü burada artık bir siyasal kopmadan, bir yapısal devrim sürecinden söz edebiliriz.

Mevcut anayasanın içinde ve onun belirlediği usullerle bir değişiklik yapıldığında, tabii ki mevcut anayasanın belirlediği usuli ve maddi sınırlamalara riayet edilir, başka türlü de değişiklik yapılamaz zaten. Ancak dediğim gibi diğer maddelerde dünya kadar değişiklik yapılarak bu maddelere de yeteri kadar dokunulmuş oldu zaten.

Ve bu tartışmanın üzerinde durmak asıl konuşulması gereken konuların konuşulamamasına, gerçek sorunların ve gerçek ihtiyaçların görülmemesine neden oluyor.

Anayasanın dibacesine herhangi bir atıf olmalı mı?

Aslında başlangıçtaki ifadeler doğrudan uygulanabilir hukuki normlar içermez. Anayasanın ilk yapıldığı dönemde anayasa koyucusu önemli gördüğü tarihsel, kültürel, siyasal vs. birçok ifadeyi orada dile getirir. Bu tür şeyler Anayasanın devlet işleyişini ve temel hakları düzenleyen maddelerinde yer almaz. Bu yüzden başlangıçların problemli oluşu, evet anlamsız değil, ama hayati de değil. Bunlar can sıkıcı olabilir, toplumun bir kesiminde, azınlıklarda tepki yaratabilir. Hemen belirtelim ki Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler arasında Başlangıç kısmı anti-liberal, şoven, dışlayıcı diyebileceğimiz tek ülke Türkiye. Bu sorunlu bir bagaj, kabul edelim.

Ancak anayasa ile inşa edilen devlet başlangıç ifadelerine göre değil, esas itibarıyla devletin kurumsallaşma ve örgütlenme biçimine göre işler. Bir devlet erkler ayrılığı sistemine göre çalışır, yasama, yürütme ve yargı organları hukukilik temelinde birbirlerini dengeler ve frenler, yerel yönetimler güçlendirilir, tüm devlet kurumları halkın katılımına ve temsiline dayanırsa, yani halkı tüm farklılıklarıyla devletin kurucusu, işleteni ve denetmeni olabilirse, toplumsal özgürlük, güvenlik ve adalet hâkim olur. Bu durumda gerisi çok da önem arz etmez. Dibacede yer alan ifadeler daha çok sembolik ifadelerdir. Bazı ülkelerin anayasalarının dibacelerinde Tanrı’dan, bazılarının hem dibacelerinde hem de anayasa maddelerinde teslisten bahsedilir. En sekülerinin “Tanrı ve insan karşısında sorumluluktan” söz ettiğini görürüz. Bunların orada ifade edilmesi Hristiyan olmayan ya da Tanrı inancı bulunmayan insanlar bakımından sembolik olarak biraz dışlayıcı bir etki meydana getirebilir ancak devletin dizayn edilişi temel hak ve hürriyetlere saygı üzerine gerçekleştiği için temel hak ve hürriyetlere tehdit oluşturmaz. Devlet zaten varoluşsal olarak hürriyetleri tehdit etmez, korur. Böyle bir sistem yarattığınız zaman kişi dibacede yer alan ifadelere katılmasa da “Toplumun önemli bir kesimi önemsiyorsa kalsın, bana nasılsa zararı yok!” duygusunu hissettiği ve bunu pratikte gördüğü için mesele olmayabiliyor. Çünkü: Özgürlük devletin nasıl teşkilatlandığına bağlı olan bir şey. Dışlayıcılık ve kapsayıcılık etiketle değil devlet teşkilatının nasıl tasarlandığıyla bağlantılı.

SEMBOLİK ŞİDDET ANAYASA TARTIŞMALARINI GÖLGELİYOR

İfadeler ve semboller de önemli olabiliyor…

Tabii ki sembollerin önemsiz olduğunu iddia etmiyorum. Ama bu ülkede 100 yıldır bir anayasa tartışması var ve bu tartışma içinde nerelerde başarısızlığa uğradığımızı, hangi hataları yaptığımızı, temel sorunun ne olduğunu tespit etmezsek yeniden aynı klişelere saplanıp bu klişelerle birbirimizin kafasını kırmaya devam eder ve sürekli kendimizi haklı görürüz. Bunların hepsinin aynı zamanda sembolik şiddet olduğunu unutmayalım. Herkes kendi sembolüyle barış içinde yaşasın ama bu topraklarda bizi bir arada, güven içerisinde yaşatacak ve aidiyet duygusunu geliştirecek bir çerçeveye ihtiyacımız var. Bu çerçeveyi oluşturmak için anayasa yapmamız lazım. Sembollere anlamlar yüklemek bir anlamda ciddi bir yetersizlik ifadesidir. Kendinizi ne kadar çok yetersiz hissederseniz sembolü o derecede kutsarsınız, mistifiye edersiniz. Bu, aşağılık kompleksinin çok güçlü olduğu travmatik toplumlarda yoğun görülür. Türkiye’de maalesef böyle bir toplum var. Sembolik şiddetin aynı zamanda anayasa tartışmalarını gölgeleyen bir boyutunun olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor. Biz bu topraklarda güven üretemiyoruz, bizim gibi olmayanların da en az bizim kadar değerli olduğunu düşünmüyoruz ve güvensizlik duygusu bireysel, toplumsal ve siyasal tüm kararlarımızı biçimlendiriyor. Bu tarihten gelen bir şey. Sürekli kaybetme korkusu, Anadolu topraklarından da atılma korkusu bizi zaten patolojik bir hale geliyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Bizim bu topraklarda, yaşamayı öğrenmemiz lazım. “Kürt, Türk, inanan ya da inanmayan en az benim kadar değerli” duygusunu yeşertemezsek sembolik şiddet fiili şiddete dönüşür. Asgari ortak paydaları tespit edip işletemezsek çözülme başlar. İşte bu yüzden yeni bir anayasa tarihimizde olmadığı kadar büyük bir ihtiyaç.

Peki yeni bir anayasayı yapmayı başaracak olan bir hükümet, “kurucu iktidar” olarak nitelendirilebilir mi?

Anayasayı yapan kimse, o kurucu iktidardır. Halk yaparsa kurucu iktidar halktır. Kastım, anayasal ilkelerin, çerçevenin ve temel siyasal tercihlerin belirlenmesinden başlayarak halkın, tam anlamıyla özgür olduğu, güven içinde hissettiği, hiçbir kırmızı çizgiyle koşullanmadığı bir ortamda demokratik temsilcileri yoluyla sürecin içinde olduğu ve anayasa taslağının son halinin de yine özgür ve demokratik bir ortamda halkoyunda kabul edilmesidir. Halk bu şekilde kurucu olur. Ama halk yoksa, darbeciler de tek parti rejimi de başka güç odakları da kurucu olabilir, ama demokratik kuruculuk değil bu. Türkiye’nin hali pürmelali tekrarlanır.

Şu hususada değinmek istiyorum… Bir taraftan baktığımız zaman AKP için “Anayasa’yı bunlar mı yapacak, bunların hukuk sicili belli” deniliyor. Diğer tarafa döndüğümüzde, “Başörtülülere zulmeden Kemalistler mi anayasa yapacak” deniliyor. Başka bir tarafta, “Madımak’ta bunlar insanları yakmadılar mı, bunlar mı yeni anayasa yapacak” diyenler var. Hepsi haklı. Peki bu haklılık herhangi bir işe yarıyor mu, şikâyet sarmalında patinaj yapmaktan başka? E peki Anayasa’yı kim yapacak?

ANAYASAYI HERKES, BİRLİKTE YAZMALI

Ahlaki üstünlük bakımından kimsenin kimseden önde olmadığını görüp öyle mi başlamak gerekiyor?

Ahlaki üstünlük bakımından herkes eşitlendi evet, ama eşitlenmediğini varsayalım; diyelim ki ben ve benim dahil olduğum dünya görüşüne mensup olan grup sütten çıkmış ak kaşık ve zirve noktada ahlaki üstünlüğe sahip. Yine de bunun anayasa tartışmalarında bir ehemmiyeti olmamalı. Çünkü anayasa sadece benim şu anki ruh halim, ötekine karşı sahip olduğum negatif duyguların tatmin aracı değil ki? Anayasa bir ülkenin ve halkın kaderiyle ilgili, dolayısıyla gelecekte varoluş hikâyesinin üzerine yazılacağı bir hukuki zemin aynı zamanda.

O yüzden kusura bakmayın kimse ötekine “seninle bu iş olmaz” diyerek kestirip atamaz. Her konuda bunu yapabilirsiniz; sosyal veya arkadaş çevrenizi ya da yaşayacağınız şehri seçerken yapabilirsiniz ama anayasa inşa sürecinde bu tavrı takınamazsınız. Herkesle birlikte yapmak ve herkesle ilişki kurmak zorundasınız. Kürtleri, muhafazakârları, Atatürkçüleri, sosyal demokratları dışarıda bırakan bir anayasa yapamazsınız. Yaparsanız barış gelmez.

Kimsenin kendisini öteki hissetmeyeceği bir kültürü anayasa ile kurmak mümkün mü?

Anayasa kurumları yaratır, iktidarı meşrulaştırır, biçimlendirir ve sınırlandırır. Bunu biçimlendirme şekli siyasal kültürü doğrudan etkiler. Siz vatandaş olarak araç kullanıyorsunuz; İstanbul’dan İpsala ya da Kapıkule Sınır Kapısı’na kadar gidiyorsunuz. Siz o kapıyı geçtikten sonra o aracı Türkiye’de kullandığınız gibi kullanabilir misiniz? Orada içeri girdiğiniz zaman birisi “Siz burada aracınızı Türkiye’de kullandığınız gibi kullanamazsınız” diye uyarıda bulunuyor mu? Hayır, bunu siz biliyorsunuz. Size bunu hissettiren şey sistemin inşa ediliş biçimidir. Öyle bir durumda sizin araç kullanma davranışınız anında değişir. Bu sizi aynı zamanda güvende hissettirir. Siyasal kültür, prosedürlerin ve kurumların yaratılmasına bağlıdır ve bunu başarmak kültürde de değişim meydana getirir. Memur hukukunu değiştirdiğiniz zaman vatandaş ile memurlar arasındaki ilişki hızlı şekilde değişir. Anayasal kurallar değiştirildiğinde siyasal kültür de çok hızlı bir şekilde değişir. Yani anayasanın kurumsal tercihlerini değiştirmekle, her şeyi değiştiremezsiniz, ama politik olanı değiştirirsiniz, politik olanın doğrudan etkilediği, güven, özgürlük, adalet gibi hususlarda hızlı bir şekilde değişimi görürsünüz. Tabii değişim demokrasi-hukuk devleti-özgürlük temel ilkelerine göre gerçekleşmişse.

Anayasa kazuistik mi olmalı çerçeve mi?

Toplumsal gerçekliğimiz belli, güven sorunu yaşadığımız belli, bu toplum aynı zamanda farklı etnisitelere, farklı kültürel arka planlara, farklı dinlere mensup olan insanlardan oluşuyor. Güveni sağlayacak mekanizma kazuistik yöntemle sağlanacaksa kazuistik, çerçeve anayasa ile sağlanacaksa öyle olur. Sistemi demokratik kılıp kılmayacak hususları çerçeve anayasa yapıyoruz diyerek ihmal edemezsiniz, ederseniz aslında anayasa yapmış olmazsınız. Anayasal düzenin kaderini belirleyecek hiçbir şeyi anayasal sürecin dışına atamazsınız. Çerçeve olabilir ama ne kadar çerçeve? Ya da detaylı olabilir ama ne kadar detaylı? Korkunuz size egemense, ötekine güvensizlik üzerine bir şey kuruyorsanız binlerce maddeden oluşan bir anayasa yapabilirsiniz. Ötekini tamamen hareketsiz hale getirmek için bir anayasa yaparsanız zaten devlet yaratamazsınız. Bir hayat kuracağız ve bu hayat için ne ne kadar gerekiyorsa o kadar olmalı diyelim.

Perspektif

İÇERİK BAŞLIKLARI
×
 MAKALELER   yazarlar